17 Aralık 2010 Cuma

Geçen Yaz Ne Yaptığımı Bilmiyor Olabilirim!

Önümde ne zaman tatsam bana kendimi sistemin bir parçası gibi hissettiren, en sevdiğim tabiriyle sallama çay fincanım, kül tablasında dengesini kaybetmesine ramak kalmış günlerdir içmeyip bu strese dayanamayarak yaktığım sigara(m) ve karşımdaki avuç içi kadar bilgisayarımla, sinemaya gitmek yerine, yapmayacağımı bildiğim halde yine de ödevimin açık olan dökümanlarını görmezden gelerek perdeleri kapalı olan kasvetli odamda gerginlik yaratmayı seçmemin nedeni elbette kendime işkence etmek değil.

Bu, daha çok sistemin bir parçası olmayı, kapıları vurarak çıktığımız dersliklerimizden uzanıp çay içmeye gittiğimiz çimlerde "sanatı konuşturmalı" nidaları eşliğinde çektiğimiz içleri, kampusun o haşmetli kapıları ardında bırakarak kabullendiğimiz anın bir sonucu bana göre.

Dahası, sistemin bir parçası olmadan bir adım önce, yaş kemale erecekken cebi cepkeni delik görüp söküklerle başa çıkamayınca bir yerden tutunmak gerektiğini anlayarak harekete geçtikten sonra yerinde duramayıp kaşınan ve tekrar sınavlara girip bir okul tutturan ve ödev stresiyle yeniden başbaşa kalan benbizzatkendim'in bu kötülüğü kendime nasıl yaptığıma inanamamamı tetikleyen, halamın master yaptığımı öğrendiğinde en samimi haliyle kaşlarını büzüştürüp o acıyan mimi yüzüne yerleştirerek "yapma yavrum ya" diye attığı feryat. "Ama halacım, okul her şeyden önemli. Bak hem kariyer yapacağım, hem de akademik bilgi yani. Ne hoş değil mi? Ehe ehe!" diye yaptığım şirinliğe rağmen "bok vardı daha okuyacak, oturamadı yine kıçının üstüne, işkence çektiriyor kendine" temalı lazer bakışlarından kaçmaya çalışara mutfağa su almaya gittiğimde kendimden çok emindim oysa.

Tamam siz de farkındasınız, bu yazıyı da hala başlayamadığım ödevimden kaçmak için yazıyorum. Bu yüzden "create new post" tuşuna bastıktan sonra ödevimi yapmaya başlayacağım. Ama önce bir çay daha mı koysam? Sigara mı yoksa? Hımm... Tamam tamam. Gittim.

7 Aralık 2010 Salı

En Çok Dinlediğim Şarkı







Deli gibi uykum var ama sabahı bekleyemezdim.

Her şey 2008 yılının kışında başladı. İlk ne zaman ve nerde dinledim bu şarkıyı bilmiyorum. Aslında iki seçenek var: Ya odamda radyo eksen dinlerken ya da bir arkadaşıma msnde yüzüncü kez "üf çok sıkıldım" dediğimde "al bak bu şarkı çok güzel" diyerek şarkıyı yolladığında. Sözlerinden çok melodisinden etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Çünkü Morrissey'in sesi olmadan düz şarkıyı dinlediğimde orjinal şarkıyı dinlediğimdekinden daha fazla etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Yo, yo baştan alacağım. Beş yaşındaki bir çocuğa anlatır gibi anlatmalıyım size bu şarkıyla aramdaki bağı. Yanlış anlamayın sizin anlayışsızlığınızdan değil, benim karmaşıklığımdan.

Okulun son yılıydı. Ankara'nın iğrenç dinginliğine, yazının buhranına, kışının ayazına bir de okulun uzaması tuz biber olmuştu. Sürekli doksanlar pop dinliyor, Lost izliyor, provaya gidip olan iki repliğimi atıp dönüyor, tez yazmıyor ve kalan tek dersime girmeyip son paramla sigara alarak çimlerde çay içiyordum. Hayatım böyle bok gibi süregiderken bir gün kulağıma bu şarkı çalındı. Duyar duymaz donup kalmıştım. Bu şarkı beni neden bu kadar etkiledi, neden bir türlü bıkmıyorum bilmiyorum. Bildiğim tek şey bu şarkıyı ilk duyduğum andan beri seviyorum. Ve sanırım ilk duyduğum (gördüğüm) andan beri sevdiğim tek şey de bu şarkı. Belki de bu yüzden bu kadar önemli benim için, bilmiyorum. Bir gece bu şarkıyı winampa atıp tekrar modunu da on yaparak uyumuştum. Sabah bu şarkıdan nefret ederek uyanmış ve uyanır uyanmaz da fırlayıp winampı kapatmıştım. Ama bu nefretim uzun sürmedi. Birkaç saat sonra girmeyip çimlerde çay içmeyi tercih edeceğim derse giderken yine kulağımda bu şarkı vardı.

Bu akşam bu şarkıyla ilgili beni en az yine bu şarkıyı ilk duyduğumdaki kadar etkileyen ikinci bir keşifte bulundum. Ben bu şarkıyı ilk duyduğum andan beri hayatımın fon müziği gibi hissettim. Sözlerini geçtim, bu melodiyle yaşayabilirim. Bu vidyoyu bugün youtube'da “Let me kiss you” karaokesi ararken buldum. Daha ilk saniyelerde boğazıma bir yumru saplandı. Çünkü biri benim gibi düşünmüş ve iki kişinin hayatına fon müziği yapmıştı bu melodiyi. Birinin sizinle aynı şeyi düşündüğünü görmek nasıl bir duygu bilir misiniz? “Şerefsizim aklıma gelmişti” durumundan bahsetmiyorum. Ya bir gün böyle bir şey olacağını hayal ediyorsunuz... Yani bir gün doğru insanla karşılaşacağınızı hayal ediyorsunuz ve onunla olan böyle çok sıradan bir anınıza -siz yemek yapıyorsunuz mesela onun için, o da masayı hazırlıyor, ya da o bugün işte ne kadar yorulduğunu anlatırken siz kediyi severek onu dinliyor ve izliyorsunuz- o sırada ikinize dışardan bakarken bu melodinin çaldığını hayal ediyorsunuz. Bu şarkı benim için o şarkıydı işte. Bir film karesinde kamera aynı odanın içindeki iki kişiden uzaklaşıp yukarı doğru yön değiştirirken çalan fondaki şarkıydı.

Ve çok çocukça ama şimdi bilinçaltı bir istek olduğunu farkediyorum ki bilinçaltımın bir yerinde bu şarkıyı benim için çalabilen birinin doğru insan olduğuna dair saçma sapan bir fikir var.

Bir de bu filmde oynayan çocuk nasıl bir oyuncudur ki o ifadeyi nasıl vermiştir sanki gerçekten aşık ve kızın karşısında ne yapacağını bilememektedir.

Bu filmin adını sanını bilen varsa alttaki yorum kutucuğuna not düşerse çok sevinirim. Hayatımın filmidir belki.

Bir de saatlerce aramama rağmen bulduğum tek Let Me Kiss You karaokesi 30 saniyelik. Bu da hayatımın şarkısı mesela.

18 Kasım 2010 Perşembe

Doğumgünü Mağduru Çiftler

İlişkiler, özellikle kadın erkek ilişkileri hakkında ahkam kesmekten nefret eder ve olabildiğince kaçınırım. Çünkü ben daha lafa başlamadan kafamın sağ tarafındaki saçları beyazlamış buruşuk niyan sigaradan borazanlaşmış sesiyle "daha ne gördün de ne anlatcan tiskiyt!" diye lafımı kesiverir.

Ama dikkatimi çeken bir şey var ki nedense yeni çıkmaya başlayan çiftlerin birisinin bir arkadaşı bir bok yiyerek mutlaka yakın bir tarihte doğmuş olur ve doğumgünü çocuunun akadaşı olan taraf çiçeği burnunda sevgiliyi doğumgünü partisine davet edip etmeme ikilemi içerisinde debelenir. Bu taraf bu ikilemin içinden çıkamayıp sevgiliye konuyu şöyle bir çıtlattığındaysa bu kez davet edilen sevgili zaten yeni tanımaya başladığı sevgilisinin yanında gerim gerim gerilip triplere girerken bir de onun yeni tanışacağı arkadaşları arasında ne terler dökebileceğini düşünerek o soruya cevap vermeden tabanlarını kıçına vura vura kaçmak ister ama mümkün olmadığından usturuplu ve durumu açıklayıcı edebi bir cümle kurarak davet eden sevgilinin içinden hokkalı bir oh çekmesine vesile olur ve çifti mutlu sona ulaştırır.

Çünkü şu acı gerçek herkes gibi o çift tarafından da bilinir ki o partide herkesin gözü yabancıya çevrilecek ve "adını söyleyince bakıyor mu" deneyi yaparmışçasına sürekli adıyla başlayan cevap vermek istemediği sorulara maruz bırakılacak ve o gün adından nefret edecek. Daha da kötüsü olabilir ki bu yabancı, sevgilisi arkadaşlarıyla tanıdık muhabbetine dalmışken bir köşede cips yiyerek birinin daha çalan şarkının ne kadar bayık olduğunu farketmesini dilemek zorunda kalabilir.

Yani iki ucu boklu değnek olduğunda bu durum bana hep komik gelmiştir. Ne zaman sevgilisini süsleyip püsleyip iyi eğlenceler dileyerek doğumgünü partisine göndermiş birini görsem ya da duysam kıçımla gülüyorum. Yakın zamanda doğumgünüm var ve bana insanın sanki çok ulvi bir görevi yerine getirmek için gelmiş gibi kendi dünyaya gelişini kutlaması da komik geldiğinden kutlama değil de arkadaşlar arasında bahanesi olan bir toplaşma falan yaparsam sevgilisi olup da getirmeyenin yüzüne gülücem, şimdiden söyliyim. Ama getirirse de "adını söyleyince bakıyor mu" deneyi yapmayacağıma dair umut dolu vaatler verebilirim. eheuheuehu

10 Kasım 2010 Çarşamba

Bir televizyon Programı ve düşün”dürdük”leri

Bize benziyorlar, evet. Asabi sürücüleri, esmer tenleri, İngilizcelerinin bozukluğu ve toplu konut idaresinin anlaşmalı olduğu mimarlık bürosunun marifetiymiş gibi duran apartmanlarıyla tıpkımızın aynıları.

Milano’yu keşfetmiş olmanın zevkiyle odama gelip tv’yi açtığımda durduğum tek kanal yarı çıplak sarışın kızların ortasında parlak kırmızı takımlı, şişman, kel, tıfıl bir adamın şaklabanlık yaptığı programın olduğu kanaldı. Aha! dedim, show tv çekiyor. (Güner Ümit)

Sonra kamera birden mutfak tezgahı görünümlü dekorun arkasında duran kadın peruğu takmış buruşuk bir adamadöndü. Adam, ince çıkarmaya çalıştığı sesiyle çığırırken yanındaki başka bir fıdıl da elindeki oyuncak kamerayla başka şaklabanlıklar yapıyordu. Tam, çirkin ve kaybeden insanlara iş kapısı olsun diye programı yaptığını düşünüp kanala saygı duyacaktım ki, Harry Potter’dan Teletabi’lere kadar 90 kuşağının birçok kült filmiyle dalga geçtiler. Aha! dedim star tv çekiyor. (Metin Uca)

Sonra sahnede birden liseli kız kılığına girmiş dans eden, sakalları yeni terlemiş ergenler gördüm. Aha! dedim, atv çekiyor. (Petek Dinçöz)

Sonra ekranda şarkı söyleyip kızlardan biriyle dans eden bir adam belirdi. Onun yanına da oduncu yelekli bir adam geldi. İtalyanca sanırım “Noluyo la burda?” gibi bir şey dedi ve hemen ardından da ekranda mükemmel bir montajla sarı parlak gömlekle belirip dans etmeye başlayınca Aha! dedim, atv kesin çekiyor. (İbrahim Tatlıses)

Yani sayın seyirciler, Milano’da hiç yabancılık çekmedim. Tüm gün boyunca soluksuz izlediğim tek şey Duomo Katedrali’ndeki pazar ayiniydi. Papa’nın kendisini değil ama fotoğrafını gördüm. İyi birine benziyor.


Ciao!

3 Kasım 2010 Çarşamba

Attention! Alışveriş Manyaklığı

Dün, benim için gerginlik veren ve genelde ilk girdiğim dükkandan ilk gördüğüm şeyi alıp çıkmamla sonuçlanan alışveriş işkencesinin nasıl bir mutluluk sebebine de dönüşebileceğini tecrübe ettim.

Maddi bakımdan aileye bağımlı olmanın en kötü yanı, gönlünüzce bir şeyler alamamanızdır. Çünkü olur da bir gün aldığınız şeyi eskidiğinden ya da çektiğinden mütevellit giyememeye başladığınızda annenizden duyacağınız yegane cümle şudur: "Alıyorsun, giymiyorsun." Yahu bu yaz sıcağında kazak mı giyeyim? Sıcakta yıkamışsın çekmiş işte! Yaw yırtıldı görmüyor musun, üstümden düşecek, diyemiyorsun, desen de dinlemiyor. O şartlamış kendini bir kere, sen onun için alıpalıpgiymeyenkızçocuğu'sun.

Bir şey alacağın zaman da "siyah al, her şeyin altına giyersin", büyük al bak parmağın vurmasın, tabanlık koyarsın, büyüğün çaresi var ama küçüğün yok" gibi müdahalelerin de etkisiyle alışveriş benim için işkenceden başka bir şey olmuyordu. Sık sık her şeyimin siyah, lacivert ya da kahverengi olmasının sebebinin bu olup olmadığını düşünür ama sonra yok yahu benim ruhum asi diyerek geçiştirir, bok kondurmazdım kendime. Ama yine de, bu metalci tarzı siyah giyinme akımının annelerimizin alışverişlerde "siyah al, her şeyle giyersin" baskıları sonucu ortaya çıktığını, hatta bir grup uyanık anne tarafından ortaya atıldığını düşünmüyor değilim. Bir de yıllarca zibidi diye kafalarına vurdular çocukların boş yere, iyi mi?

Neyse işte, dün hiç beklemediğim bir şey oldu. Bir arkadaşa hırka bakmaya gitmiştik aslında. Birden mağazanın diğer ucundaki elbiseleri gördüm. Böyle rengarenk, çiçekli miçekli, fırıl fırıl şeyler... Bir çekiyor ki beni anlatamam. Hayatımda bir erkek tarafından bile öyle çekilmemişim, düşünün yani başka hiçbir şey görmüyor gözüm. Gözümün önünde sırasıyla elbiseler uçuşuyor, biri gidiyor, diğeri geliyor, birbirlerinin önüne atlıyorlar beni al beni al diye. Gözümü kaçırıyorum, arkadaşa hırka beğeniyorum, bak bu da güzelmiş, bunu bi denesen falan diyorum ama aklım onlarda. Dayanamadım en sonunda, o hırkayı denerken bir ara reyonların arasından sıyrılıp elbiseyi kaptığım gibi kabine koştum. O anda aklımda başka hiçbir şey yoktu. Ne birikmiş ödevler, ne ödenmemiş faturalar, hiçbir şey... Hiçbir şey umrumda değildi. Üzerimde o elbise aynada kendime bakarken gözümden fışkıran ışığı farkettim. Kısılmış göz kapaklarım arasından kırmızıya çalan gözlerime bakıp ışık hızıyla üstümü değiştirdim ve göz açıp kapayıncaya kadar ayrılacağım kasaya doğru ilerledim. İşim bitince hırka almaktan vazgeçen arkadaşımdan beni oradan acilen çıkarmasını istedim ve mağazadan çıkarken nerdeyse bir üç harfli silüetinde gibiydim. Ayaklar düz ilerliyor ama kafa arkada.

Ulan ben de alışverişten zevk aldım ya, hatta zevk almakla kalmayıp doruk noktasına kadar hissettim ya o zevki, suratımda aptal bir gülümseme kaldı ya! Herkes bu çılgınlığa tutulabilir demektir. Attention!

13 Ağustos 2010 Cuma

Güzel Bir Şarkının İçinde Ne Kadar Kokain Olur Bertrand?

Yıllarca okuyup, bir de hocaların ağzından bizzat dinlememe rağmen determinizme inanmıyorum, hiç inanmadım. Bu yüzden yaptığım onlarca hatanın binlerce tekrarından sonra farklı sonuçlar beklemenin sonucu dudak bükmeler, asabiyetler, bi havalar bi şeyler…

Yıllarca kendimi suçlayıp sigarayı bırakmam gerektiğine karar verdiğimde anladım ki determinist mantığı reddetmemin sebebi ruh eşimi bulmak istemem, birinin ruh eşiymişim süsü vermeyi değil. Bu da benim “fuck the system” anlayışım herhalde.

Sigarayı bırakmamsa, içine kokain enjekte edilen şarkıyı dinlememe denk düşecek. Bana bu şarkıyı besteleyebilir misin Bertrand?