18 Kasım 2010 Perşembe

Doğumgünü Mağduru Çiftler

İlişkiler, özellikle kadın erkek ilişkileri hakkında ahkam kesmekten nefret eder ve olabildiğince kaçınırım. Çünkü ben daha lafa başlamadan kafamın sağ tarafındaki saçları beyazlamış buruşuk niyan sigaradan borazanlaşmış sesiyle "daha ne gördün de ne anlatcan tiskiyt!" diye lafımı kesiverir.

Ama dikkatimi çeken bir şey var ki nedense yeni çıkmaya başlayan çiftlerin birisinin bir arkadaşı bir bok yiyerek mutlaka yakın bir tarihte doğmuş olur ve doğumgünü çocuunun akadaşı olan taraf çiçeği burnunda sevgiliyi doğumgünü partisine davet edip etmeme ikilemi içerisinde debelenir. Bu taraf bu ikilemin içinden çıkamayıp sevgiliye konuyu şöyle bir çıtlattığındaysa bu kez davet edilen sevgili zaten yeni tanımaya başladığı sevgilisinin yanında gerim gerim gerilip triplere girerken bir de onun yeni tanışacağı arkadaşları arasında ne terler dökebileceğini düşünerek o soruya cevap vermeden tabanlarını kıçına vura vura kaçmak ister ama mümkün olmadığından usturuplu ve durumu açıklayıcı edebi bir cümle kurarak davet eden sevgilinin içinden hokkalı bir oh çekmesine vesile olur ve çifti mutlu sona ulaştırır.

Çünkü şu acı gerçek herkes gibi o çift tarafından da bilinir ki o partide herkesin gözü yabancıya çevrilecek ve "adını söyleyince bakıyor mu" deneyi yaparmışçasına sürekli adıyla başlayan cevap vermek istemediği sorulara maruz bırakılacak ve o gün adından nefret edecek. Daha da kötüsü olabilir ki bu yabancı, sevgilisi arkadaşlarıyla tanıdık muhabbetine dalmışken bir köşede cips yiyerek birinin daha çalan şarkının ne kadar bayık olduğunu farketmesini dilemek zorunda kalabilir.

Yani iki ucu boklu değnek olduğunda bu durum bana hep komik gelmiştir. Ne zaman sevgilisini süsleyip püsleyip iyi eğlenceler dileyerek doğumgünü partisine göndermiş birini görsem ya da duysam kıçımla gülüyorum. Yakın zamanda doğumgünüm var ve bana insanın sanki çok ulvi bir görevi yerine getirmek için gelmiş gibi kendi dünyaya gelişini kutlaması da komik geldiğinden kutlama değil de arkadaşlar arasında bahanesi olan bir toplaşma falan yaparsam sevgilisi olup da getirmeyenin yüzüne gülücem, şimdiden söyliyim. Ama getirirse de "adını söyleyince bakıyor mu" deneyi yapmayacağıma dair umut dolu vaatler verebilirim. eheuheuehu

10 Kasım 2010 Çarşamba

Bir televizyon Programı ve düşün”dürdük”leri

Bize benziyorlar, evet. Asabi sürücüleri, esmer tenleri, İngilizcelerinin bozukluğu ve toplu konut idaresinin anlaşmalı olduğu mimarlık bürosunun marifetiymiş gibi duran apartmanlarıyla tıpkımızın aynıları.

Milano’yu keşfetmiş olmanın zevkiyle odama gelip tv’yi açtığımda durduğum tek kanal yarı çıplak sarışın kızların ortasında parlak kırmızı takımlı, şişman, kel, tıfıl bir adamın şaklabanlık yaptığı programın olduğu kanaldı. Aha! dedim, show tv çekiyor. (Güner Ümit)

Sonra kamera birden mutfak tezgahı görünümlü dekorun arkasında duran kadın peruğu takmış buruşuk bir adamadöndü. Adam, ince çıkarmaya çalıştığı sesiyle çığırırken yanındaki başka bir fıdıl da elindeki oyuncak kamerayla başka şaklabanlıklar yapıyordu. Tam, çirkin ve kaybeden insanlara iş kapısı olsun diye programı yaptığını düşünüp kanala saygı duyacaktım ki, Harry Potter’dan Teletabi’lere kadar 90 kuşağının birçok kült filmiyle dalga geçtiler. Aha! dedim star tv çekiyor. (Metin Uca)

Sonra sahnede birden liseli kız kılığına girmiş dans eden, sakalları yeni terlemiş ergenler gördüm. Aha! dedim, atv çekiyor. (Petek Dinçöz)

Sonra ekranda şarkı söyleyip kızlardan biriyle dans eden bir adam belirdi. Onun yanına da oduncu yelekli bir adam geldi. İtalyanca sanırım “Noluyo la burda?” gibi bir şey dedi ve hemen ardından da ekranda mükemmel bir montajla sarı parlak gömlekle belirip dans etmeye başlayınca Aha! dedim, atv kesin çekiyor. (İbrahim Tatlıses)

Yani sayın seyirciler, Milano’da hiç yabancılık çekmedim. Tüm gün boyunca soluksuz izlediğim tek şey Duomo Katedrali’ndeki pazar ayiniydi. Papa’nın kendisini değil ama fotoğrafını gördüm. İyi birine benziyor.


Ciao!

3 Kasım 2010 Çarşamba

Attention! Alışveriş Manyaklığı

Dün, benim için gerginlik veren ve genelde ilk girdiğim dükkandan ilk gördüğüm şeyi alıp çıkmamla sonuçlanan alışveriş işkencesinin nasıl bir mutluluk sebebine de dönüşebileceğini tecrübe ettim.

Maddi bakımdan aileye bağımlı olmanın en kötü yanı, gönlünüzce bir şeyler alamamanızdır. Çünkü olur da bir gün aldığınız şeyi eskidiğinden ya da çektiğinden mütevellit giyememeye başladığınızda annenizden duyacağınız yegane cümle şudur: "Alıyorsun, giymiyorsun." Yahu bu yaz sıcağında kazak mı giyeyim? Sıcakta yıkamışsın çekmiş işte! Yaw yırtıldı görmüyor musun, üstümden düşecek, diyemiyorsun, desen de dinlemiyor. O şartlamış kendini bir kere, sen onun için alıpalıpgiymeyenkızçocuğu'sun.

Bir şey alacağın zaman da "siyah al, her şeyin altına giyersin", büyük al bak parmağın vurmasın, tabanlık koyarsın, büyüğün çaresi var ama küçüğün yok" gibi müdahalelerin de etkisiyle alışveriş benim için işkenceden başka bir şey olmuyordu. Sık sık her şeyimin siyah, lacivert ya da kahverengi olmasının sebebinin bu olup olmadığını düşünür ama sonra yok yahu benim ruhum asi diyerek geçiştirir, bok kondurmazdım kendime. Ama yine de, bu metalci tarzı siyah giyinme akımının annelerimizin alışverişlerde "siyah al, her şeyle giyersin" baskıları sonucu ortaya çıktığını, hatta bir grup uyanık anne tarafından ortaya atıldığını düşünmüyor değilim. Bir de yıllarca zibidi diye kafalarına vurdular çocukların boş yere, iyi mi?

Neyse işte, dün hiç beklemediğim bir şey oldu. Bir arkadaşa hırka bakmaya gitmiştik aslında. Birden mağazanın diğer ucundaki elbiseleri gördüm. Böyle rengarenk, çiçekli miçekli, fırıl fırıl şeyler... Bir çekiyor ki beni anlatamam. Hayatımda bir erkek tarafından bile öyle çekilmemişim, düşünün yani başka hiçbir şey görmüyor gözüm. Gözümün önünde sırasıyla elbiseler uçuşuyor, biri gidiyor, diğeri geliyor, birbirlerinin önüne atlıyorlar beni al beni al diye. Gözümü kaçırıyorum, arkadaşa hırka beğeniyorum, bak bu da güzelmiş, bunu bi denesen falan diyorum ama aklım onlarda. Dayanamadım en sonunda, o hırkayı denerken bir ara reyonların arasından sıyrılıp elbiseyi kaptığım gibi kabine koştum. O anda aklımda başka hiçbir şey yoktu. Ne birikmiş ödevler, ne ödenmemiş faturalar, hiçbir şey... Hiçbir şey umrumda değildi. Üzerimde o elbise aynada kendime bakarken gözümden fışkıran ışığı farkettim. Kısılmış göz kapaklarım arasından kırmızıya çalan gözlerime bakıp ışık hızıyla üstümü değiştirdim ve göz açıp kapayıncaya kadar ayrılacağım kasaya doğru ilerledim. İşim bitince hırka almaktan vazgeçen arkadaşımdan beni oradan acilen çıkarmasını istedim ve mağazadan çıkarken nerdeyse bir üç harfli silüetinde gibiydim. Ayaklar düz ilerliyor ama kafa arkada.

Ulan ben de alışverişten zevk aldım ya, hatta zevk almakla kalmayıp doruk noktasına kadar hissettim ya o zevki, suratımda aptal bir gülümseme kaldı ya! Herkes bu çılgınlığa tutulabilir demektir. Attention!